Öncelikle bilimin tanımını yapalım: Bilim nedir? Bu soruya, üzerinde herkesin birleşebileceği bir yanıt vermek güç. Ancak ortak kanı, evrenin ve bu evrendeki olayların bir bölümünü, deneysel ve sistematik şekilde açıklamaya çalışan uğraşı olduğu yönündedir. Ben bu tanımı bir adım daha öteye götürmek istiyorum: Saf bilim, yani teknik ve teknolojiden, pragmatik amaçlardan bağımsız olarak irdelenmesi gereken ve ‘doğa veya insanın incelemesine dayanan’ uğraşı, konu aldığı noktadan yakaladığı evrenin ve varoluşun açıklanmasında katedilen bir yoldur. Bu bilimin icrasındaki en önemli itici güç de, insanın varlığının başından beri içinde duyduğu sonu gelmez merak duygusu ile sorduğu “nasıl” ve “neden” sorularıdır.
Eskiden, yani dünyadaki savaşların henüz ‘küresel rekabet’ adı altında meşrulaştırılmadığı zamanlarda, bilim de bu rekabette öne geçmeye çalışan devletlerin pragmatik hedeflerine varmak için kullandığı bir tahta değildi. Hatta o zamanlar aristokrasi, varoluşun gizemini açıklamak konusunda dinlere alternatif bir sebep-sonuç ilişkisi bulunabileceği korkusuyla bilim insanlarına etmediğini bırakmıyordu. 18. yüzyılla birlikte Sanayi Devrimi’nin ilk atılımları ve 1789 İhtilali’nin getirdikleri bu tabloyu değiştirdi. Artık devletlerin temelinde din değil milliyetçilik yatıyordu ve bu da din savaşları yerine milletler arası rekabetin getireceği küresel savaş ortamını doğuracaktı. Önceki yüzyıllar boyunca söz konusu olan sermaye birikimi teknolojik gelişmelerle birleşince, kapitalistleşme süreci hızlandı, rekabet büyüdü. Sonuçta, teknik ve teknolojik üstünlük sağlanabilmesi adına bilim ve onu üretenler, devlet ve burjuvazi tarafından satın alınmaya başlandı.
Doğrusunu söylemek gerekirse, 20. yüzyıl için bilimde pragmatizm ve idealizmin keskin çizgilerle ayrılabileceğini söylemek güç. Sözgelimi -sonradan antimilitarist olmuş dahi olsa — Einstein’ın atom bombasıyla ilgili faaliyetleri, veya anti-emperyalist bir devlet olmasına karşın Sovyetler’in küresel rekabet adına yaptırdığı bilimsel çalışmaları düşündüğümüzde, sınıflandırma yapmak zorlaşıyor. Ancak benim bu yazıda incelemek istediğim daha çok, bilim insanının iç dünyası ve iç çatışmaları. Bir sosyal bilimci adayı olarak bu çatışmaları daha şimdiden yaşamakta olduğumu söyleyebilirim.
İnsan, niçin bilimle uğraşır? Olaylar ve olgular konu olduğunda niçin sorusunu soran bilim insanının, kendi uğraşısı hakkında bu soruyu sormaması mümkün olamazdı herhalde. Bana kalırsa bu sorunun birden çok ve derin yanıtı mevcut. Öğrenmek ve öğretmek arzusu, dünyayı bilme ve bildiğini paylaşma isteği temelde yatan duygular. Burada özellikle paylaşma isteği, vurgulanması gereken bir olgu: Bilimin dahi meta haline getirilip satıldığı ve bilginin ‘para ettiği’, “bilgi çağı” diye anılmaya başlanan bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın sistemi içinde hiçbir maddi karşılık beklemeksizin, ulaştığı gerçeği ve bunun üzerine yaptığı analiz ile ürettiği fikri paylaşan insan, “bilgisini satması gerektiğini” empoze eden bir sistemle çatışmaya başlamış oluyor. Böylece bilimle uğraşmak da bu noktada politik bir kimliğe bürünüyor.
Diğer yandan; sistem içinde “büyük adam” olmanın yegane kıstası olan parayı bolca sağlayacak teknik bilgiye sahip olduktan sonra, hala bazı insanlar bu bilgiyi neden para kazanmak için değil de bilimsel araştırmaları sürdürmek için kullanıyor? Gelin bu sorunun yanıtını da, “Bir Bilim Adamının Romanı” isimli romanda Oğuz Atay’ın kaleminden konuşturulan ünlü mekanik profesörü Mustafa İnan’dan alalım:
“Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar? Oppenheimer gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binaları başkaları yapsın, büyük barajlarda başkaları çalışsın. Bazılarına, çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirasıyla yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın. Sizin ‘kuvvetli’ olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi ‘Kuvvet nedir?’ diye merak ediyorsanız buyrun, sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre ‘Kuvvet’ para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre de kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbirine karıştırmayın, kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar?”
Mustafa İnan’ın tutumu, aslında bilim insanının sisteme karşı geliştirdiği sakin ve kararlı bir mücadelenin manifestosunu örneklemektedir. Para kazanma ve yükselme hırsının, sınıflı toplum içinde en yüksek sınıfa mensup olma arzusunun değil; durmadan öğrenmek, bilim üretmek ve bilgiyi onu öğrenmek isteyen her insanla paylaşmak arzusunun baskın olduğu yaşamların el kitapçığı olmalıdır bu sözler.
Şu gün itibariyle, gençliğimin de verdiği umut ve cesaret ile inanıyorum ki, her koşulda öğrenmek için çabalamak ve ardından, bilgiyi satmak yerine vermeyi tercih etmek boynumuzun borcu olmalıdır. Bilişim Devrimi dedikleri köklü değişimin yaşandığı bu dönemde, bilgiyi üreten kişinin onu hiçbir karşılık beklemeksizin kitlelere sunması, 21. yüzyıl kapitalizmine bireysel olarak vurulabilecek en büyük darbedir. Sistemin “idealist” adını vererek uçlaştırmaya ve ayrık otu gibi göstermeye çalıştığı büyük bilim insanlarının yaptıkları da tam anlamıyla budur. Bu açıdan aslında bilim insanının çatışması, bir sistem çatışmasıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder